|
|
|
|
|
|
Anasayfa » HiKAYELER
Turizm ofisinde tutkulu bir aşk öyküsü...İclal Aydın
21 Kasım 2009, 23:43 BigKay@
İclal Aydın'dan süper bir hikaye...Turim ofisinde tutkulu bir aşk öyküsü... İclal Aydın'ın sesi fon müziği olmadan çok daha güzel...Bence dinleyin....
Sesli şiirleri dinleyemiyorsanız Firefox ve ya Google Chrome tarayıcılarını kullanarak sorunsuz dinleyebilirsiniz.
Turizm ofisinde tutkulu bir aşk öyküsü... Büyükçe, yazın bile az güneş alan, sıkıcı bir ofisti. Bir turizm şirketiydi. Beyaz saçlı, gözlüklü, tıslar gibi konuşan bir sahibi vardı. Şehrin farklı yerlerinde uyanan, farklı yaşlardaki bir grup kadın her sabah buraya gelir, insanları tatile yollamak için gün boyu çırpınırlardı. Gri duvarlı, alçak tavanlıydı ofis; hiçbir göz okşayıcı yanı yoktu. Oysa burada dünyanın en güzel şehirlerinden bahsedilirdi hep. Mesela ‘Prag’ kelimesi çıkıverirdi telefonda müşteriyle konuşan kızlardan birinin ağzından. O an Karlova Köprüsü’nün narin silueti ofisin ortasında yavaşça belirir, köprünün kıvrımları onun sıvası dökülmüş duvarlarıyla yüz yüze gelirdi. Taç Mahal’in kubbesi floresan lambalara dokunur, Pisa Kulesi’nin eğildiği yönde ofisin üç bacaklı kedisi dans eder gibi yürürdü.
Telefonun öteki ucundaki meçhul müşteriye “Budapeşte’deki otelinizde yeriniz hazır” derdi kızlardan biri.
Esmer güzeli bir çalışan, “Bence bu sefer muhakkak Küba’ya gitmelisiniz” derdi, şirketin devamlı müşterilerinden Madam Rozental’e. Yaşlı kadının kimsesiz olduğunu, yalnızlığından kaçmak için dört yıldır dünyayı dolaştığını ofisteki bütün kızlar bilirdi. Cemal Süreya’nın “Ben neredeysem yalnızlığın başkenti orası” dediğini hiçbiri bilmezdi ama.
Bunlar tuhaf bir etki uyandırırdı insanda. Singapur’a beş günlük turlar pazarlayan kızın gözlerinin çekikliği tesadüf değilmiş gibi gelirdi mesela. Kızın Kırım göçmeni ailesini ya da şef garsonluk yapan babasını tanımasanız bile kendinizi ona yakın hissederdiniz. İlkyaz’dı kızın adı. Bir ilkyaz günü doğmuştu. Bir ilkyaz günü kız çocuk sahibi olmak babasının içindeki şairi uyandırmış ve çekik gözlü kız böyle güzel bir isme sahip olmuştu. Onun sade ve iddiasız güzelliği isminin büyüsüyle sarmalandığında insan daha da etkileniyordu. Kızın yanında biraz daha zaman geçirmek, sırf sohbet uzasın diye ona havayolu şirketlerindeki grevler ya da vize işlemleriyle ilgili gereksiz sorular sormak istiyordunuz.
Madam Rozental’in şoförü Tahsin de öyle yapıyordu zaten. Ayırtılmış biletleri almak için kapıdan girer girmez hedefe kitlenmiş bir mermi gibi İlkyaz’ın masasına gidiyor, karşısındaki koltuklardan birine oturuyor, konuşmayı uzatmak için akla hayale gelmeyecek şeyler anlatıyordu.
Aslında yakışıklı çocuktu Tahsin. Gayet düzgün bir burnu, şakaklara doğru usturuplu biçimde açılmış saçları, rengi odadaki ışığın keyfine göre ela ile kahverengi arasında değişen gözleri vardı. Gerçi bu gözlere baktığında sevda ya da tutku duymuyordu insan. Ama öyle yumuşak bir ışık vardı ki içlerinde, nazlı nazlı yanan birer çift mum tarafından aydınlatıldıklarını sanırdınız. Tahsin’in gözleri ömür boyu sürebilecek bir şefkatin, insanın düşünmeden güvenebileceği bir can yoldaşının habercisi gibiydi.
Ama biraz da acayipti bu Tahsin. Hiçbir şeyi açık seçik söyleyemiyordu. Derdini anlatana kadar sözü dağ bayır dolandırıyordu. Böyle dolanırken öyle çok yorulmuş oluyordu ki söz, İlkyaz’ın kulağına nihayet varabildiğinde ona bir şey söylemeye mecal bulamıyordu. Nefes nefese kalmış, terlemiş, ayaklarına kara sular inmiş kelimeler duyuyordu sadece İlkyaz. Ama biraz daha görmüş geçirmiş, feleğin çemberine biraz daha aşina olsaydı, Tahsin’in o yorgun sözlerini kalbinde dinlendirip asıl söylemek istediklerini anlayabilirdi belki.
Ofis tek ve büyük bir bölmeden oluştuğu için, birbirlerini ister istemez görürdü kızlar. Üstelik hepsi de pek zekiydi: Tahsin’in şirkete sık sık gelmesinin tek nedeninin Madam’ın işleri olmadığını bal gibi anlamışlardı. O mavi gömleğiyle İlkyaz’ın karşısına oturup gülümsediğinde evrensel dedikodu mekanizmasına da işlemesi için bir jeton atılmış oluyordu aslında. Fısıltılar öğle yemeğinde de devam ediyor, zaman zaman dedikoduyu aşıp Tahsin hakkında küçük birer efsane haline geliyorlardı. Onun aslında Madam Rozental’in oğlu olduğundan kuşkulananlar bile vardı: “Yüz hatlarına dikkat edin” diyordu, Orta Avrupa’ya bakan kızlardan biri: “Alnı, burnu, çenesi... Aynı Madam’a benzemiyor mu?”
Bu keşif ofiste hissedilir bir dalgalanma yarattı. Hatta fazla beyaz dizi seyretmiş bir kız Tahsin’in Madam’ın gayri meşru oğlu olabileceğini iddia etti. Üstelik Allah bilir yaşlı kadının başka bir akrabası da yoktu. Haliyle, Şişli’deki apartmanlardan, Yeniköy’deki küçük bir yalıdan, Türkiye ve İsrail’deki dolar hesaplarından ve Ayvalık tarafındaki birkaç otelden oluşan miras Tahsin’i bekliyordu. Kızlar bunları konuştuktan sonra dönüp kızgınlıkla baktılar İlkyaz’a: Kız elini alnına yaslamış, bir taraftan da ekrandaki bir yazıyı okuyarak telefonda müşterisiyle konuşuyordu.
O günden sonra İlkyaz ofiste eskisi kadar sevilmemeye başladı. Toplu halde öğle yemeğine giderken onu çağırmıyorlardı mesela. Kuzey Avrupa’dan sorumlu Nilgün’le Uzakdoğu’ya bakan Perihan işi iyice dedektifliğe dökmüş, Tahsin’i her gelişinde tepeden tırnağa incelemeye başlamışlardı. Onun halinde beklenmedik incelikler, bakışlarında daha önce fark etmedikleri bir asalet, yürüyüşünde prenslere özgü bir eda keşfettiler. Böyle bir erkeği saman altından su yürüterek baştan çıkarmaya çalışan İlkyaz’a kızgınlıkları bir kat daha arttı. Onunla konuşmaya, müşterilerle ilişkilerinde daha dikkatli olması için uyarmaya karar verdiler.
Bir öğle tatilinde, İlkyaz’ın masasının etrafında toplandılar. İlkyaz başını kaldırdı, kendisine ters ters bakan arkadaşlarına gülümsedi. Kimse bu gülümseyişe karşılık vermedi ama. Konuşma görevi, en büyükleri olduğu için Kuzey Afrika turlarından sorumlu Ece’ye verilmişti. Ece Afrika çölleri gibi sarı dalgalı saçını şöyle bir savurdu, konuşmaya başlamak için derin bir nefes aldı.
O sırada kapı açıldı. Tahsin içeri girdi. Yanında kendi yaşlarında iki polis memuru vardı. Memurlar kapının ağzında durdular. Tahsin küçük adımlarla, süklüm püklüm yürüdü, kızları başıyla selamlayıp İlkyaz’a yaklaştı.
“Ben asker kaçağıyım...” dedi, mahcup mahcup gülümseyerek. “Bir kimlik kontrolünde yakayı ele verdik. Şimdi birliğime katılmaya gidiyorum. Sağ olsunlar, arkadaşlar anlayış gösterdi de sana veda etmeye gelebildim.”
Tahsin bunları söyledi ve İlkyaz’ın cevabını beklemeden dönüp polislere doğru yürüdü. Üçü birden kapıdan çıktılar. Dışarıda Temmuz ortasında şehri kaplayan donuk, mavimsi bir parlaklık vardı. Turizm ofisindeki kızlar polislerle söyleşe söyleşe uzaklaşan Tahsin’in arkasından, kim bilir hangi hayallerin kırıklığıyla baktılar; Havaii’ye ya da Paris’e uğurladıkları bir müşteriye bakıyorlardı sanki.
Şimdi yorum zamanı...Alttan yorum yaz kısmını tıklayarak içerikle ilgili görüş ve duygularınızı yazarak sitemize renk katabilirsiniz.Teşekkürler Türkiye...
Bu sayfa 954 defa tıklanmıştır.
 |
HiKAYELER |
 |
|
|
|
|
|
|
Sitemizdeki içeriklerin Telif Hakları Yazarlarına,Şairlerine veya yasal varislerine aittir.Eser sahiplerinin uyarısı halinde adı geçen içerik sitemizden kaldırılır.
|